Durakta son otobüsü beklerken, üst üste yığılmış kibrit kutularını andıran evlere baktı. “Bu binalar ne kadar yüksek! Buradan bakıldığında içinde birilerinin yaşadığına şaşırıyor insan..” diye düşündü. Saat ilerliyor, uzaktan görünen kibrit kutusu büyüklüğündeki dairelerin ışıkları teker teker sönüyordu. “Kaan uyumuş mudur?” diye aklından geçirirken kızardığını ve terlediğini hissetti. Mor kabanının önünü sıkıca kapattı, çevresine daha dikkatli bakmaya başladı. Küme küme, yüksek apartmanların  yerleştirildiği, kentten uzak bir yerleşim bölgesiydi. “Nereden buldu Kaan burayı yaşamak için?” dedi ve gülümseyerek kafasını salladı.

Hızla, müziği son ses açmış bir araba geçti durağın önünden. Belli ki gençler vardı içinde. Alkollü olmalılar diye düşündü. Birden saatin ilerlediğini fark ederek, kolundaki saate baktı. Yağmur da çiselemeye başlamıştı. Derin bir nefes alarak yağmurla birlikte toprak kokusunu ciğerlerine  çekti. “Keşke kalsaydım, bu saatte hiç çıkmasaydım,” diye düşündü. Ne kadar karanlıktı. Sadece uzaktaki dairelerin ışıkları görünüyordu. Karşıdaki sokak lambası da olmasa kendisini karanlık bir boşluğa atılmış gibi hissedecekti. “Ama kalamazdım, sohbet ilerleyecekti ve hiç söylenmemesi gereken şeyler söylenecekti,” dedi kendi kendine. Üşümeye başlamıştı. “Neden geldim ki? Yıllar sonra? Kaan istedi bu görüşmeyi ama. Geçirdiği hastalık biraz daha yumuşatmıştı kişiliğini sanki…” Doğru muydu bu? Beynine söz geçiremiyordu. Hızla düşünüyordu. Yirmi yıl öncesini, bugünü, aradaki mesafeyi, aslında söylemek isteyip sustuklarını…

Cadde bomboştu. Otobüs görünürlerde yoktu. Geçen araba sayısı da azalıyordu. Karşıdaki sokak lambasına baktı, hızlanan yağmur lambanın yaydığı ışığın altında küçük kristallare dönüşüyor, Feride’nin içini ısıtıyordu. Çocukluğunda da yağmuru izlemeyi severdi. “Off!” dedi kendi kendine. “Gece yarısı oluyor ve ben kentten uzak bir yerde gelip gelmeyeceği belli olmayan bir otobüsü beklerken düşündüğüm şeylere bak! İnanamıyorum kendime. Ne çok geçmişe dönüyorum bugün. Bir an önce eve gitmeliyim.” Korkmaya başladı. Yüzlerce tecavüz sahnesi şimşek hızıyla geçti gözlerinin önünden, etrafa bakınmaya başladı. En azından bir taksi bulmalıydı. Geri dönmek istemezdi doğrusu… Şöyle bir gülümsedi. “Geri dönmek istemez miydi gerçekten?” Kendisini, kendisine yalan söylerken yakalamıştı. “Hayır çok isterdi, geri dönmek, o dağınık salona, yumuşak kanepeye tekrar oturmak ve şarabın geri kalanını yudumlarken; yuttuğu, gizlediği ne kadar şey varsa hepsini kusmak isterdi.”

Uzun zaman olmuştu onu görmeyeli. Hasta olduğunu duymuştu. Çok istemesine rağmen ziyaretine gidememişti. Ayakları gitmemişti. Telefon dahi edememişti aslında. Oysa, biraz önce yanından ayrıldı, yine söylemek istediği ne kadar şey varsa o kadar susarak… Kendine ne kadar kızıyordu. Neden susuyordu bu kadar ona karşı? Yıllarca susmuştu. Yine o suskunluğunu birlikte geçirdikleri zaman diliminde sürdürmüştü…

Uzaktan bir silah sesi patladığında Feride irkilerek kendine geldi. Saatine baktı, saat gece yarısını geçiyordu, artık otobüsün gelmeyeceğinden emindi. Ellerini kabanının  cebine soktu, göz ucuyla sokak lambasına, sağa sola bakındı. Fark etmeden ıslanmış, saçları biçimli yüzüne yapışmıştı. “Hemen bir taksi bulmalıyım! Yoksa eve gidemeyeceğim,” diye düşünerek, ürkek adımlarla yürümeye başladı. İkide bir arkasına bakıyor, önüne bir köpek çıkmasın diye yalvarıyordu. Tüm vücudu gerilmiş, kafasında dönmek için çeşitli olasılıkları tartışıp duruyordu. Birden arkasından bir ışık, yürüdüğü yolu aydınlattı. Tereddüt ederek arkasını döndü. Bir araba farıydı bu. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Ne yapacağını bilemez halde bekledi, karanlıkta yaklaşan arabayı seçmeye çalıştı. Araba gelip tam önünde durdu.

Feride ürkerek eğilip baktığında kendisini bayılacakmış gibi hissetti…

“Otobüsü kaçıracağını biliyordum. İnadından hiçbir şey kaybetmemişsin. Gel hadi! Evine kadar götürmeme izin ver. Bari buna izin ver! Biliyorum benimle birlikte eve dönmezsin…” Feride derin bir oh çekti, birkaç saniye kendisine gelmek için bekledi. Yine yirmi yıl önceki gülümsemesi, kendinden emin tavırları ve insanı iki dakikada etkisi altına alan sert, delici bakışlarıyla karşısındaydı Kaan. “İşte o! Tekrar karşımda o!” diye düşünerek biraz önce evinden çıktığı arkadaşının arabasına mecburen bindi. 

Feride oturduğu koltukta titremeye başladı. Kaan “Üşümüşsün… İçim rahat etmedi, çıktım evden. Otobüs bulamayacağını biliyordum, ama söz dinletemedim ki” dedi. Üşümüş müydü gerçekten bu kadar? Yoksa tekrar onunla karşılaşmaya  hazır mı değildi? “Yok canım…” diye düşündü. Sadece çok korkmuştu. Gülümsedi hafifçe, ısınmak için kollarıyla kendisini sarmaladı. “Neden çıktın ki evden bu saatte? Ben hallederdim. En kötüsü bir taksi bulurdum. Sokakta kalacak halim yok ya!” diye homurdandı, hiç hazırlıklı olmadığı bir durumda ne yapacağını bilemeyen huysuz çocuklar gibi davranıyordu. Kaan gülümsedi, “Hiç burnundan kıl aldırmazsın değil mi? Sen her şeyi tek başına halledersin! Yardım almazsın.. Evet biliyorum! Gerçekten hiç değişmemişsin…”

Radyodan  yayılan müzik, arabanın camına değen yağmur tanelerinin sesi Feride’nin bedenini biraz gevşetmişti. Kaan ısınması için kaloriferi açtı.   Feride rahatlama ile Kaan’ın yanında olmaktan dolayı duyduğu gerginlik arasında gidip geliyordu. Aslında mümkün olacağını bilse, hareket eden arabayı şimdi durduracak, avazı çıkana kadar bağırarak karanlık sokaklarda kaybolacaktı. Ama yerinde sakin sakin oturmaya devam etti. 

Bir süre sessizlik oldu aralarında. Feride bir an önce evinde olmayı, sımsıcak yatağına girip, yün battaniyesini kafasına çekip her şeyi unutmak istiyordu. “Arabayı biraz daha hızlı süremez misin? Bir an önce eve gitmek istiyorum,” dedi kısık bir sesle. Suçüstü yakalanmış çocuklar gibiydi. “Hadi bakalım Feride… Biraz önce hayaller kuruyordun, dürüstlük oyunları oynuyordun kendi kendine! Keşke söyleseydim tüm sustuklarımı, Hadi cesur ol bakalım…” diye kafasından geçirdi kendisine kızarak.  

Araba ilerliyordu. Radyoda eski günleri hatırlatan türküler… İkisi de suskundu. Feride yirmi yıl öncesine gitti. Fakültede tanışmışlardı. Tuhaf bir arkadaşlıkları olmuştu. Hayata karşı ilk sorularını birlikte sormuşlar, ilk aşklarını birbirlerine anlatmışlardı. Feride hep daha çalışkan olmuş, Kaan’a sınıfını geçmesi için  yardım etmişti. Fakültede ilk eylemlerine birlikte katılmışlar, dizleri titreyerek eylemin sonuna kadar birlikte kalmışlardı.

O soğuk kış gecelerini anımsıyordu. Kaan, Feride’nin parasızlıktan Mamak’ta kiraladığı gecekonduya çok sık gelirdi. Okudukları kitaplar, her seferinde “hayatın anlamı” üzerine sabaha kadar edilen sohbetler ne kadar güzel ve büyülüydü… Bir süre sonra mahalleli de Feride’ye ve arkadaşlarına alışmıştı.  

Kaan’la herkes tarafından pek anlaşılamayan bir arkadaşlık kurmuşlardı. Kaan’ın ilk aşık oluşu ve sonra terk edilişi… Feride ayrılık acısında hep yanı başındaydı  Kaan’ın. Kaan ne zaman arasa, “dayanamıyorum,” dese iki eli kanda da olsa koşardı yanına. Hatta Kaan o çok aşık olduğu kızdan ayrılıp  İzmir’e kaçmıştı da, Feride arkasından yanına gitmiş, tekrar dönmesini sağlamıştı.

Ya Kaan.. Feride’nin tüm fırtınalarını bilir, biraz tuhaf bulmakla birlikte her aşkının arkasından nasıl gözyaşı döktüğünü, nasıl kendisiyle hesaplaştığını şaşkınlıkla izlerdi. Nasıl sevilmesi gerektiğini anlatırdı Feride’ye uzun uzun… Feride’nin ruhunun ne kadar yalnız olduğunu kavrar ve adeta “kendini birine teslim edebilme”ye zorlardı.

Çok kavga ederlerdi. Feride sinirlendiği zaman gözü kimseyi görmez, bağırıp çağırmaya başlardı. Üstelik kime sinirlenirse sinirlensin Kaan’ı bulur, avazı çıktığı kadar bağırır çağırırdı. Kaan onu sakin sakin dinler, hatta gülümser sonra mutlaka bir öneride bulunurdu.

Feride derin bir iç geçirdi. Araba taşlı bir yolda ilerliyordu. Kaan sessizdi. Feride tüm hücrelerine kadar o eski günleri özlediğini hissetti. Yine avazı çıktığı kadar “o eski günleri istiyorum, eski günleri istiyorum…” diye bağırmak istedi. Kafasını pencereye dayadı. Gözleri dalgındı. Sarışın saçları yüzünü gizleyerek omuzlarına dökülüyordu. Kabanının altında iyice büzüldü, kendisini daha bir sarmaladı ve gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Kaan görecek diye endişeye kapıldı, yüzüne bakmaya, konuşmaya cesaret edemiyordu…

Birden gülümsedi. Aklına o eylem geldi. Birlikte polisten dayak yedikleri eylem. Üniversite harçlarına zammın protesto edildiği bir eylemdi. O gün nedense Hem Kaan, hem Feride zincirlerinden boşanmış gibiydiler. Ne polis barikatı, ne panzer onları korkutmuyordu. Sanki yaşamlarındaki bütün zincirleri koparmak, şimdiye kadar yaşadıkları tüm otoritelere karşı öfkeyi kusmak için sadece bu birkaç saati seçmişlerdi. Eylem anı, yaşama öfkeleriydi aslında… Arayıp bulamadıkları her şeye isyanlarıydı… Gece sabaha kadar süren sohbetlerin, soruların yanıtıydı sanki… Eylem boyunca nasıl geniş bir nefes almışlardı… Tabii polis sıkıştırıp; Kaan, Feride ve diğer arkadaşlarını bir güzel dövünceye kadar.. İşte tam bir polis jopu Feride’nin kafasına inmişti ki; Kaan koşup yetişmiş, Feride’yi yere düşürüp üzerine kapaklanmıştı. Tüm jop Kaan’ın sırtına inmişti. Akşam Feride’ye, Kaan’ın mosmor sırtına krem sürmek ve sessiz sessiz ağlamak düşmüştü. 

Feride’nin gülümsemesi sürüyor fakat konuşmaya hala cesaret edemiyordu. Birden dalgınlığından sıyrıldı. Hayır! Evine doğru gitmiyorlardı. Feride’nin tanımadığı bir yoldaydılar. Kocaman yeşil gözlerini Kaan’a çevirip  “Kaan! Nereye gidiyoruz? Nerdeyiz biz! Ben eve gitmek istiyorum…” dedi.

Kaan tıpkı Feride’nin sinirlenip çok bağırdığı zamanlardaki gibi yüzüne gülümseyerek  baktı. Feride “Şimdi bir öneride bulunacak ve ben hayır diyemeyeceğim,” diye düşündü. Kabanının altında büzüşerek kaygıyla başını önüne eğdi.  Kaan herhangi bir öneride bulunmadı. Sadece “bana güven,” der gibi gözlerinin içine baktı ve tekrar gülümsedi. 

Arabanın içi soğumuştu. Uzaktan köpek havlamaları geliyordu ve yol çok ıssızdı. Üstelik  Feride bu yolu hiç anımsamıyordu. Üşümeye başlamıştı.  Artık bir şey sormaya cesareti yoktu.

Kaan her zaman ki gibi kendinden emin, direksiyona hakim, nereye gittiğini ve ne yapacağını bilen bir yüz ifadesi taşıyordu. Feride onun bu haline sinirlendi birden bire. Tekrar taşlı bir yola girdiler. Gece iyice ilerlemişti. Yağmur dinmiş, toprak kokusu arabanın içine dolmuştu. Radyodaki müzik, türküden vazgeçmişti. Kaan’ın kokusu, toprak kokusuyla karışıyor Feride kendisini bayılacakmış gibi hissediyordu.

Yıllarca bu anı beklemişti. Kendisini çok iyi tanıyan Kaan’ın, “kendisinden vazgeçmediği”ni gösterecek herhangi bir davranışını beklemişti. Çünkü Kaan’ın  birdenbire çekip gidişi tüm bu yaşananlara ihanet gibi gelmişti. Kaan’ı yaşamından silip atmıştı. Daha doğrusu silip atmaya çalışmıştı. Sokakta karşılaştığında yolunu değiştirmiş, gözlerinin gece karanlığına düşmemek için yüzünü çevirmişti. Çok merak ettiği halde kimseye Kaan’ı sormamış, ama o simsiyah gözleri beyninde çakılı kalmıştı.

Hastalandığını duymuştu sonra. Defalarca kere telefonu eline almış, ama sonra tekrar bırakmıştı. Ciddi bir hastalık olduğunu öğrendiğinde tüm yeryüzünün onulmaz bir depremle sarsıldığını hissetmişti. Birlikte gittikleri her yere gitmiş, tekrar tekrar onu yanında düşlemiş, ama telefonun tuşlarını çevirememişti.

Feride bir düşte gibiydi. Sadece soğuğu hissediyordu. Ne gittikleri yolun farkındaydı ne de zamanın. Geçmişin dehlizinde kayboluyordu, yaşadığı geçek miydi yoksa bir düş mü? Bilemiyordu…

“Kaçtım,” dedi nihayet Kaan… 

Feride bir düşten uyanır gibi gözlerine baktı.  Kaan’ın artık o kendinden emin, delici bakışları yoktu. Radyoda ki müzik değişti birdenbire. Feride ne olduğunu kestiremedi. “Ne? Dalmışım… Ne dedin?” Tekrar duymak istiyordu.  Kaan’ın her söylediği cümleyi sindire sindire dinlemek istiyordu. Çünkü bu yıllarca beklediği bir andı… Eğer anlatacaksa; bu bir barajın patlaması gibi olacaktı, ya da Karadeniz’in dev dalgaları gibi, bir nehrin taşıp çağıldaması gibi… Her cümlesini hafızasına kazımalıydı… Yılardır beklediği, merak ettiği, merakla acıyı birbirine karıştırdığı, unutmaya çalıştığı şeydi…

“Ne dedin?”

Kaan tekrarladı… “Kaçtım… Senin bana aşık olduğunu hissettiğim an  kaçtım!” Sesi buz gibiydi, yüzü kararmıştı. 

Feride’nin soluğu kesildi. Radyoda ki müzik sustu, kendini anlamsız bir hışırtıya bıraktı. Feride daha bir üşüdü, artık kolları kendisini sarmaya yetmiyordu. Ya koltukta eriyip  gitmeliydi ya da karanlıkta kaybolmalıydı..

Kaan yine sustu. Arabayı daha yavaş sürüyordu. Feride ne diyeceğini bilemiyor, pencereden dışarı bakıyordu. Birden arabanın ilerlediği caddeyi bildiğini fark etti. Evet! Çok tanıdıktı sanki… Daha sıcak, yakın. Bildiği yollar. Defalarca kere yayan yürüdüğü, hatta Kaan’la birlikte yürüdüğü yollar…

Bir süre sonra Kaan arabayı durdurdu. Burası Mamak… Feride geçmişin dehlizlerine tekrar düştü. Mamak’taki gecekonduda “yaşamın anlamını” bulmaya çalıştıkları gecenin gün doğumunda, arkadaşlarıyla birlikte çıktıkları o “yalnız tepe” idi. Buranın bir ismi de vardı; “Güzel Gözlerinin Meyhanesi” Bazı geceler şarap içer, şiir okurlardı.

Feride artık konuşamıyordu. İri yeşil gözleri kocaman açılmış, Kaan’a bakıyordu. Yağmur tekrar başlamıştı. Tüm Mamak, Ankara Kalesi ayaklarının altındaydı. Feride, yıldızlı gökyüzünün, geçmişle gelecek arasında tüm varlığını sarıp sarmaladığını hissediyordu.

Kaan yağmura aldırmadan konuşmaya devam etti. “Evet… Sen bana aşık olduğunu söylüyordun, ben “tüm aşkları sorgulayan” bir aşktan yeni çıkmıştım. Yaşadığımız şeyin adı belki aşktan öteydi. Bunca dostluktan sonra “bunun adı nasıl aşk olur diye  soruyordum..” “Ama asıl, senin nasıl aşık olduğunu biliyordum ben! Ne kadar tutkulu, ama dik başlı… Her an bırakmaya hazır, ama yanında olduğunda sarıp sarmalayıcı…” Bundan korktum ben! Senden korktum…”

Feride gözlerini kaldırdı, Kaan’ın gözlerine baktı. Hem o keskin delici bakışları hem de çaresizliği gördü. Yağmur yağmaya devam ediyordu…

“Beni evime götürür müsün Kaan?” 

Gökçe Yılmaz

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin.
Lütfen adınızı giriniz