Gün batar, hüzün doğar kimine, kimine aşk…

Herkesi atlatıp Ulus-Aktepe minibüsüne bindiğinde derin bir nefes aldı.

Nişan alışverişini illa da Ankara’da yapalım diye tutturduğuna değecekti bu kaçış. Oğlan tarafından kaynana, görümce ve bilmiş yengelerden oluşan bir güruhla saatlerce dolaşmalara, Anafartalar Caddesi’ndeki ışıl ışıl daracık kuyumculara doluşmalarına, iç çamaşırlarının bile topluca beğenilmesine hep bu dolmuşa binebilmek için katlanmıştı. Yarın sözlüsü de onlara katılacak, hep birlikte nişanlık alınacaktı. Bu evlilik kendisi için çok gerekliydi, bu tip geçici durumlar ya da çul-çaput için kişilik çatışmasına girişmenin sırası değildi. Sesini çıkarmamakla, şirin görünüp herkesin gönlünü almakla iyi etmişti.

Bentderesi’ndeki kalabalık dolmuş kuyruğuna girmeyi bile özlediğini fark etti birden. Şimdi de içini şaşırtıcı bir sevinç hatta heyecan kaplamıştı. Bu da neyin nesiydi? Oysa biraz endişe duymalıydı çünkü akşam vakti kapıda kalmak da vardı. Gün boyu gördüğü neredeyse her telefon kulübesinden Hafez’i aramış, açan olmamıştı. Evi boşaltıp memleketine dönmüş müydü acaba? Bunu düşünmemeye çalıştı. Biten günün son ışıklarının Ankara’nın batı camlarını kızıla boyamasının, oradan kendi yüzüne yansımasının keyfini çıkarmak için gözlerini kapattı, “akşam güneşi güzele gelirmiş,” sözünü düşününce yüzüne hafiften bir gülümseme yayıldığını duyumsadı.

Oğlan tarafı geceyi akrabalarında, ablası da eltisinde geçirecekti. Ona “bizimle kal,” demesinler diye sabahtan itibaren her fırsatta üniversite arkadaşında kalacağını, arkadaşının kendisini beklediğini tekrarlayıp durdu. Yalan da değildi, kısmen.

Hafez’le üniversitenin bahar şenliğinde tanışmışlardı. İlk yıl, üç kızla paylaştığı o gecekonduda; soğuk, kar, çamur ve en önemlisi yoksullukla geçen aylardan sonra, bu gülmeyi ve güldürmeyi seven yakışıklı genç ona ilaç gibi gelmişti. Tam olarak ne demişti de Tülay, yarısı boş valizini kaptığı gibi gidip yerleşmişti onun yanına; o inşaatı tamamlanmamış gibi duran apartmanın bodrum katındaki rutubetli dairesine, pek hatırlamıyordu. Ama unutmadığı bir şey vardı: o olmasaydı daha o seneyi bitirmeden parasızlıktan okulu bırakıp eve dönmek zorunda kalırdı herhalde. Hiç pişman olmamıştı bu kararından. Hafez, o deli-dolu, ele avuca sığmaz görünen delikanlı; neredeyse tüm geçimini, hiç başına kakmadan, sessizce sağlamıştı okul bitinceye kadar.

Bir zamanlar gidip gelmekten usandığı bu yollar, minibüsün içindeki yoksul insanlar, bu koku bile şimdi neredeyse hoş geliyordu. Buraları hep içinde taşıdığını ve özlediğini fark etti. Oysa üç ay evvel mezun olup kasabasına dönerken, öğrencilik yıllarının anılarını gömdüğü bu mahalleyi bir daha görmek istemeyeceğini sanıyordu.

Mahalleye yaklaştıkça heyecanı artıyordu. Hafez’in Tebriz’e dönmüş olması ihtimalini silmeye çalıştı zihninden. Asıl soru, bakalım Hafez onu nasıl karşılayacaktı? Ya şimdi hayatında başka bir kız varsa? Olmaz değildi. Gittikleri her yerde kızların ona nasıl baktığını kör olsa görürdü. “Flörtçü hergele”, cazibesinin çok farkındaydı hatta hafiften flört fırsatlarını hiç kaçırmazdı. Tülay bunları hep bilmezlikten, görmezlikten gelirdi. Kıskançlık yapacak durumda değildi. Ta en başından dürüstçe durumunu anlatmıştı çocuk; okulu bitirir bitirmez beşik kertmesi ile evlendirilecekti, çaresiz. “Onun da son özgür yılları, benim gibi,” diyerek bunlara kafa yormaz, bir matematik öğrencisi olarak mantığını önde tutmaya çabalardı.

Güneş, Ankara’nın camlarıyla kaçamak sevişmesini bitirip usulca girmişti batının kızıl koynuna. Şoför “son durak!” diye bağırmasa anılara dalmış, oturup duruyordu camdan dışarı bakarak. İndi. İşte yoksul semtin bilindik manzarası karşısındaydı. Neredeyse aynı boylardaki çocuk sürüleri bağrış-çağrış top peşinde koşuyorlardı sokak aralarında. İlk kez görüyormuşçasına bakındı etrafına. Yokuş yukarı yürüdü, hafif salınarak. Yokuştan mı, yoksa onu evde bulamamak korkusundan mı kalbi biraz daha hızlı çarpıyordu. “Keşke anahtarımı geri vermeseydim” diye düşündü. Olmazdı, kısa ama kesin bir vedalaşmayla ayrılmışlardı. Herkesin kendi yoluna gitmesi gerekiyordu. Hafez de zaten uzun duygusal sahnelerden pek hoşlanmazdı. İlişkiyi muhaberatla uzatmanın da anlamı yoktu. Yeni hayatlarına arkalarına bakmadan gitmeleri gerektiği konusunda hemfikirdiler.

Hafez, onun değil açık adresini, kasabasının adını bile bilmiyordu. Denizlili olduğunu biliyordu o kadar. Oysa Denizli’nin adı sanı pek bilinmeyen uzak bir kasabasından çıkıp gelmişti buralara. Okul bitince de öğretmenlik kuralarını beklemek üzere mecburen babaocağına dönmüştü. O da Hafez’in adresini bilmiyordu. Devrimden sonra adresi Farsça yazılmamış mektupları yakıyorlar demişti bir keresinde. Bilse ne olacaktı ki? Şu anı düşünmeliydi. Evde yoksa diye korkuyla karışık bir heyecan sardı tüm vücudunu yine. Hızlandırdı adımlarını… İşte dışı harç sıvalı boyasız apartmanın önündeydi.

Apartmanın sonuna kadar açık, camı kırık demir kapısından içeri girerken birkaç oğlan, dillerine yer etmiş küfürleri savurarak, bağrış-çağrış dışarı çıkıyorlardı. Evlerden yükselen gürültüler ve kızartma kokuları çok tanıdıktı. Ham beton merdivenlerden aşağıya indi, zili eli titreyerek çaldı. Kalbinin atışını duyuyordu neredeyse. Yaklaşan ayak seslerini zorlukla duyabildi, göz deliği karardı ve ardından kapı açıldı aniden.

Hafez’in yüzündeki şaşkın sevinci görünce, “bu her şeye değer,” diye geçirdi içinden sevinçle. Dili tutulmuştu galiba, tek kelime edemeden, ağzı ve gözleri açık bakakalmıştı çocukcağız. Eşikte öylece bakıştılar, sonra kolundan tutup içeri çekti onu, biraz eğilerek sıkıca sarıldı tüm bedeniyle. Tülay vücudunun titrediğini hatta enikonu sarsıldığını hissetti. O anki heyecanı ömrünün sonuna kadar sürsün istedi. Tüm dünya ve gerçekler dışarıda kalmıştı işte. Kaçıp, herkesten sakladığı geçmişine sığınmıştı. Hafez’in kokusunu çekti içine. Başı dönmeye başladı hafiften. Geçen üç yıl boyunca birlikte yaşadığı bu adama âşık mıydı yoksa? Bilmiyordu. Bunu hiç konuşmamışlardı ki daha evvel. Bildiği tek şey, şimdi onunla sevişmeyi iliklerine kadar arzulamasıydı. “Ne şanslıyım,” diye düşündü.

Antreden yatağa kadar uçarak mı gelmişlerdi, fark edemedi. Art arda gelen heyecan dalgalarıyla sarsılıyordu. Bıraktı kendini yükselen dalgalara korkusuzca. Onu buralara sürükleyenin bu deli arzu olduğunu şimdi anlıyordu. Hafez’e göre boyunun oldukça kısa olmasına bazen üzülürdü, özellikle yolda yürürlerken ama yatakta öyle gelmiyordu kendisine, nedense. Sevgilisine yettiğine inanır ve onun hoş vücudu içinde kaybolmak çok hoşuna giderdi her seferinde. Doğanın mucizesi buydu herhalde. Sıcak bir havada bir ormanın içindeki dev çağlayana kendini bırakmış gibiydi, hatta çağlayan kendisiydi şu anda. Çağıldadı, billurlar saçarak, üst üste. Sonra nehir oldu, denize doğru aktı, dingin ve mutlu… Coşku ve dinginlik, uyku ve uyanışlarla acımasız zaman canavarının elinden bir geceyi daha söke söke alıyorlardı işte.

Lakin zaman denen canavar uyumadı, sabah ezanı ile hatırlattı kendini. Ayrılığın acısını bastırmak için mi yoksa çizilmiş kaderlerine bir başkaldırı mı bilmeden belki de hiçbirini düşünmeden, daha da coşkulu tırmandılar zevkin doruklarına ve oradan el ele, göz göze dans edercesine kaydılar yamaçlardan aşağıya doğru.

Gün ağardı. Evin içi iyice görülür olunca, Hafez’in valizlerinin ortada olduğunu gördü. Evi hiç bozmadan, memleketinden buraya okumaya gelecek iki gence bırakıp o da bugün yola çıkacaktı. Kahvaltı ettiler fazla konuşmadan, ayrılık vaktinin çattığını bilmezden gelerek. Tülay yardım etmek istedi bulaşıklarına falan, “bırak,” dedi Hafez “ben yaparım.” İyi ki öyle dedi. Biraz daha kalsaydı, bu burukluk, bu acı iyice depreşirdi. Yine uzatmadan çarçabuk vedalaştılar, sevgiliden ziyade iki dost gibi şefkatle sarıldılar birbirlerine. Gevşetti kollarını, hızla çıktı merdivenleri, bu sırada arkasındaki kapı hemen kapandı, her zamanki gibi. Boğazının tıkanacak gibi olduğunu hissetti, derin nefes almaya çalıştı. Yokuş aşağı bıraktı kendini, koşar adımlarla uçar gibi vardı dolmuş durağına.

Sabahın bu saatinde kuyruklar bitmişti. Tülay son boş koltuğa oturur oturmaz minibüs hemen hareket etti. Para vermek üzere çantasını açmıştı ki bir zarf geldi eline. Hayır iki taneydi. Kendisi banyodayken Hafez koymuş olmalıydı. Şaşırdı. Heyecanla üzerinde ‘Tülay’a” yazan zarfı açtı önce. Bir not ve yüz dolarlık bir banknot çıktı. Katlanmış notu açtı: “Düğün hediyem. Mutluluklar dilerim,” diye yazıyordu. Diğer zarfa baktı. Üzeri Farsça yazılıydı. İçinden çıkan notu okudu:

“Bu zarfı sakla. Eğer mutlu olamazsan bana yaz. Kaç sene geçerse geçsin, kaç karım, kaç çocuğum olursa olsun, gelip alırım seni, götürürüm buralardan. Seni Seviyorum. Hafez.”

Ağlamak, haykırmak geldi içinden. Dişlerini sıktı, gözündeki damlaların düşmesine izin vermedi. Yutkundu. Derin nefes aldı. Önce, üzeri Farsça yazılı zarfı içindeki notla birlikte kıymık kıymık yırttı, sonra parayı alıp diğer zarfı ve notu yırttı, aynı boyutlarda. Camı açtı ve savurdu konfetiyi Aktepe yollarına. Yüz doları cüzdanına yerleştirdi ve çıkardığı bozuk paraları öndekine uzattı:
“Bir Ulus, lütfen. ”

Meral Çiyan Şenerdi

5 YORUMLAR

  1. Yaaaaa içim acıdı, gençlik kararlarıma bi an geri döndüm, İst da yaşadım büyüdüm ama Ankara da buldum kendimi. Gene duru tertemiz yazmışsın, kalemine sağlık 🙂 Devamı gelsin ❤️

  2. Meralciğim öykünü yeni okuma fırsatı buldum kalemine sağlık.. evet Ankara’da güneş bambaşka batar gökyüzü hep sis ve kir bulutlarıyla dolu olduğu için o kızıllığı gözünün önünden gitnez uzunca bir süre.. ve evet Ankara’da Farsi ülkelerden gelen öğrencilerin aşk hikayeleri meşhurdur.. çok hoş anlatmışsın ❤️❤️ yeni öyküyü bekliyoruz hepimiz

  3. Defalarca “Şuradan bir ulus alır mısınız?” demişimdir ama bu öyküdeki “Bir Ulus lütfen,” gibi; sıkı bir karara denk gelmemişimdir… O cümle nedir öyle içinde her şey var… Bir kadın olarak belki de pek çoğumuz yaşamıştır.. Boğazımızdaki düğümle hayatta belki de tek bir kez yaşanacak o coşku ve sevgi selini bile isteye, yanıla… Belki bir zafer edasıyla, belki de buruk bir yenilgiyle… Bitirmişizdir o sayfayı içimizde… Yazarımız bu vurguyu çok güzel yapmış… Yalnız pek çok kez denk gelinir ki bu durumlarda bu bebek kimin durumuna…. Eeee onu da Esra Erol çözüversin..

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin.
Lütfen adınızı giriniz