Bir zamanlar Zaman geçip gidiyormuş.
Buna artık dur demenin vakti gelmiş. Bütün canlılar meydandaki güneş saatinin alanında toplanmış.
İlk önce insanlar söz almış: Biz doğduktan sonra okula gidiyoruz sonra bir meslek seçiyoruz, böylece seçtiğimiz işi yaparak maddi çıkarımlar elde ediyoruz. Bu maddelerle bedenimizi ve ruhumuzu doyuruyoruz. Sonra yaşlanıyoruz. Hastalanıyoruz. Ölüyoruz. Zaman nasıl geçiyor anlamıyoruz!
Söze hayvanlar devam etmiş: Biz doğuyoruz. Sonra avlanmayı ve toplamayı öğreniyoruz. Bu topladıklarımızla veya avladıklarımızla bedenimizi doyuruyoruz. Sonra yaşlanıyoruz. Hastalanıyoruz ve ölüyoruz. Zaman nasıl geçiyor anlamıyoruz!
En son bitkiler de konuşmuş: Biz tohumdan doğduktan sonra yağan yağmurlarla besleniyoruz. Sonra meyve veriyoruz. Ve tohum veriyoruz. Yine meyve veriyoruz. Yine tohum veriyoruz. Yine meyve veriyoruz ve tekrar tohum veriyoruz.. Bu böyle sürüyor. Zaman nasıl geçmiyor anlamıyoruz!
İnsanoğlu otları kıskanmış ve emir vermiş hemen:
Bütün koyunlar size emrediyorum; Bütün bitkileri yiyin.
Böylece hayvanlar bütün bitkileri yemiş.
Sonra insanlar bütün hayvanları yemiş.
Ve yok olmuşlar.
Oysaki Zaman hep olduğu yerde durmuş. Geçip giden yenileri için..
Hayat hep bir “kendine değer biçememe çılgınlığı “içinde yaşarken Zaman “hiçlik” ile sonsuzluk bulmuş.
Sevil Koçarslan Özdemir
















