Bana uzun bir aradan sonra tekrar; yaşadıklarımı, yaşananları, gözüme aklıma takılanları, içimde birikenleri, siz değerli okurlarla yazarak paylaşma imkanı veren, “hadi Gülo bırak miskinliği sen bu işi yapabilirsin,” diyerek motive eden değerli dost, arkadaş, ağabey ve daha nice güzel sözleri hakeden Yavuz Nufel’e çok teşekkür ediyorum…

Daha tığ gibi delikanlıyken, hayatına iyi bir yön vermek adına çalışmak için gurbete giden; yıllarca çalışıp, kendisini bize adayan ve bizi biz yapan emekçi bir babanın kızı olmanın gururunu yaşadım her zaman. Yaptığım her şeyde, attığım her adımda; ailemin hep dağ gibi arkamda güçlerini hissettim. Azimle, emin adımlarla yol almayı başarabildiğimi düşünüyorum. 

Aile desteği ve güveni, genelde yurtdışında yaşayanların (hayat gailesinden) mahrum kaldıkları bir duygudur. Maalesef… 

Ben de yardıma muhtaç olanlara destek olmayı, bizi yurtdışında bir adım daha ileriye götürebilecek projeler üretmeyi ve var olan projeleri geliştirmeyi kendime misyon edindim. Yabancı bir ülkede yer edinirken, kendimi kabul ettirip uyum sağlarken, bir yandan eğitim alarak lisan öğrenirken, karar mercilerinde yer edinerek bizden sonrakilere de bu uğurda yol açıp, öncü olmak istedim. 

Hiç de hafife alınmayacak işlerde imza ve emeklerimiz var. Bu yazdıklarım hiç de kolay olmadı. Kalite ve kapasiteleri olan bir çok tanıdığım; değerler, sosyal baskı, örf ve adetler gibi engelleyici unsurlar sonucu birikimlerine rağmen kaybolup söndüler, sönmeye mecbur oldular. 

Yurtdışında bir yerlere gelebilmek biz ikinci kuşak için hiç de kolay değildi, olmadı. Birinci kuşak büyüklerimizden bir artımız, en büyük avantajımız Hollandacayı iyi biliyor olmamızdı.

Şimdi bir genelleme yapacağım. 

Zırhlarınız vardır, kültür çatışması vardır, ayrımcılık vardır…

Evde sizi bekleyen işler ve hatta bakmanız gereken kardeşleriniz ve hazırlamanız gereken yemek vardır. Bir sürü işle meşgul olursunuz.

Bazen öyle olur ki; psikolojiniz bozulur, hatta ağır bunalıma girersiniz fakat bunun farkında bile olmazsınız. Yani kendinize ait bir yaşamınız yoktur, olması da çok zordur.

Ben bu hengamede minimum “hasarla” ; özel, iş ve sosyal hayatımı hep bir dengede tutarak yaşadım. Acı, tatlı bir sürü tecrübe edindim. Hollanda’da yaşayan bir yabancı olduğum için haliyle hep yabancı kaldım; Hollandalıydım ama aslında hiçbir zaman bir “bütün” olma duygusunu hissedemedim. Hep bunun mücadelesini verdim.

Veee hayatın cilvesi olsa gerek; o mücadeleyi şimdi de, annemin ve babamın doğduğu topraklarda aynı hızla devam ettiriyorum.

Oldum olası “Ah İstanbul” şarkısını çok içten söylerdim. Meğer bu şehir beni de kendisine dahil edip, Ah’larına daha bir anlam kazandıracakmış, nerden bilebilirdim. Bir ezan vakti “Allahım nasibimi bu şehirden ver,” diyerek içten ettiğim duam meğer  kaderim olacakmış…

Öncelikle İstanbullu olabilmeniz için, büyük bir sabır duygunuzun olması gerekiyor. Sadece trafiği bir gününüzü bitirir. Toplu taşımadaysanız ayakta kalarak, direksiyondaysanız dur kalk yaparak tükenirsiniz. Bu süreç normal seyretmez üstelik. Bitmek bilmez kornalara, sağdan sola öne geçme çabalarına ve camı açıp elini kolunu sallayarak küfredenlere maruz kalırsınız. Gürültü kirliliği, egzoz dumanları ve hep acelesi olan insanlar vardır.

Hollanda öyle mi? Çevre kirliliğine de duyarlılık adına trenle seyahatler daha çoktur, gereksiz korna sesi duymanız mümkün değildir, kurallara riayet etmeyenler azınlıktadır. Cezalar yüksek olduğu için buna mecburdurlar. Ve tabi bisikletleri de unutmamak lazım. İster istemez iki ülkeyi zaman zaman kıyaslamak durumunda kalıyorum. Ama bu elmayla armutu benzetme gibi değil.

Çalışmak isteyene her yerde iş var. Yeter ki isteyin, çaba sarf edin, adım atın, beklemeyin ve asla hiç bir şeyi ertelemeyin. Hayat gerçekten çok kısa. Zaman su gibi akıp giderken kendinize sormanız gereken soru şu: Ben de akıntıya kapılıp gideyim mi, yoksa o akıntıya bir yön verip anlam mı kazandırayım? 

Hiç tahammül edemediğim şeyler, tembellik ve emeğe saygısızlık oldu. Avrupa iş disipliniyle İstanbul’da hayatı anlamlı kılmaya verdiğim mücadelede karşılaştıklarım bunlardı malesef. 

Hepimizin içinde keşfedilmeyi bekleyen cevherler var. Onları gün yüzüne çıkarmak için daha ne bekliyorsunuz? İçimizi şişirmeyelim, birikimlerimizi aktaralım, paylaşalım, güç birliğiyle birbirimize yardımcı olalım. Hayat sevince güzel…

Bu seferlik bu kadar… Sağlıcakla ve hep umutla kalın…

Sevgilerimle,

Gülşen Aracı Tuncalı

* Takas Öyküler’i bana tavsiyen eden arkadaşım, ortağım Dilek Kılıç’a teşekkür ederim.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin.
Lütfen adınızı giriniz