Yağmurun kokusunu içine çekerken sokağın güzelliğine, bulutların arasından sızan ışık demetlerinin parlattığı eskimiş parke taşlarına dalmıştı gözleri. Yağmurun çatılardaki tıpırtısı, ninni ritmindeydi.

Ritim birden  çatırtıya dönüşünce hafif irkildi. Dolu yağmaya başlamıştı. Önünde zıplayan buzdan kürecikler, sığındığı saçağın altına kadar geliyordu. Ortalık bembeyaz olmuştu birden bire.

Işığın ve renklerin bu kadar çabuk değiştirdiği bir manzarayı, insan zihninden başka hiçbir kameranın kaydedemeyeceğini düşündü. Yine de kaçırmak istemedi bu gösteriyi. Ehil bir çabuklukla omzundaki  fotoğraf  makinesinin askısını boynuna geçirirken, hızla kılıfından çıkarıp ayarladı ve  bastı deklanşöre üst üste. Bunları  haberinde kullanamazdı ama olsun, kendi tarihine birkaç kare kazandırmıştı; tarihi bir Anadolu kentinin bu eski sokağından ve bugünden…

Nisan ayı zillerini takmış, bir bir hünerlerini ortaya döküp “Beni fark edin ey insanlar, ben geçiciyim!” diye haykırıyordu sanki. Bir yaza, bir kışa yüz veren ama gönlünü kimseye kaptırmayan hafif meşrep, billurdan bir güzel edasıyla raks ediyordu işte.

Bir ara dolu o kadar şiddetlendi ki,  tül gibi örttü manzarayı. Karşı kaldırımdaki kedicik bile görünmez olmuştu. Bu buğulu beyazlık içinde mekan ve zaman kayboldu  sanki. Öylece bakakaldı Özlem.

Ne kadar sürdü bu büyülü anlar, pek fark edemedi. Ama  başladığı gibi ansızın kesildi dolu. Yerdeki beyazlık olmasa, neredeyse, hayal gördüm dedirtecek kadar çabucak değişiverdi her şey. Güneş önünden hızla geçen bulutları aralayıp yeniden yüzünü göstermeye çalışırken, ortalık bir  kristal denizi gibi ışıldıyordu. Sonra renkler  yavaşça soluverdi.

Durduğu saçak altından hemen çıkmak istemedi. Yaşadığı bu büyülü dakikaların tekrarı olur belki diye çocukça bir ümit gezindi yüreğinde. Sonra güldü kendine “Maç yayını mı bu, amma yaptın ha! Yaşamımız  da böyle işte, bir varmış bir yokmuş,” diye geçirirken içinden, bir sızı burnundan yükselip gözlerinde billurlaştı. Birazdan görüşmeyi umduğu yaşlı adamın içinde de geçmişe, gençliğine dair böyle bir özlem var mıydı acaba?

Onun izini bulmak, haber müdürünü ikna etmek,  görüşmeyi ayarlamak  ne kadar uzun sürmüştü. Zamanla, daha doğrusu Azrail ile yarışıyordu. Bu haber dizisini  iki yıl evvel  önerdiğinde  üç gazi kalmıştı Kurtuluş Savaşından. Ölüm, son tanıkları da alıyordu artık. Sadece Yakup dede kalmıştı geriye. Ona yetişebilseydi bari. İşte sokağındaydı.

Medyanın tüketim malzemesi haline getirilen güncel savaşların dünyasında, Kurtuluş Savaşının kahramanlarına yer açmak pek kolay olmuyordu. Geriye kalan birkaç kahraman da sessiz sedasız göçüp gidiyordu bu dünyadan. “Bu değer bilmezliğe bir uyarı olur belki bu röportaj,” düşüncesiyle bir gurur kapladı Özlem’in içini.

“Savaş muhabiri olmanın faydaları,” diye düşündü. Postal ve parka ile gezmeye alışmış olmak işe yarıyordu böyle havalarda. Yakasını kaldırdı, ağır fotoğraf makinesini kılıfına koydu, iş çantasıyla birlikte omzuna astı. Az evvelin mükemmel kristal küreleri erimeye ve akmaya başlamıştı, sokaktan aşağıya.  İyice kayganlaşan yolda düşmekten  korkmadan hızlı adımlarla, yıkılacakmış gibi duran kerpiç eve doğru yürüdü.

Zamanın ağırlığı altında yamulmuş ağır ahşap  kapının emektar  demir halkasını  birkaç kez kapıya vurdu, bekledi. İçeriden birinin ayaklarını sürüyerek geldiği belli belirsiz duyuldu. Tahta sürgünün zorlukla çekildiğini duydu, kapı gacırdayarak yavaşça aralandı. 109 yaşındaki delikanlı karşısındaydı  işte! Başında kalpağı, üzerinde eprimiş gazi giysileri ve göğsünde kırmızı şeritli İstiklal Madalyasıyla… Belini doğrultmaya çalışarak, bir deri bir kemik kalmış eğri büğrü parmaklarını kalpağına dayamış, titreyerek selam durmuş halde, olanca nefesiyle  85 yıl önceki tekmilini verdi:

“Er Yakup Satar, l. Tümen 3.Bölük, Emret Komutanım!” 

Meral Çiyan Şenerdi

Ankara, 28 Kasım 2007

Not: Kurtuluş Savaşının son gazisi Yakup Satar, bu yazıdan 4 ay sonra 2 Nisan 2008 tarihinde 110 yaşında Eskişehir’ de vefat etmiştir. Ruhu şad olsun.

Fotoğraf: Servet Talan

3 YORUMLAR

  1. Çok güzel Meral’cim.

    Yağan dolu adeta beyaz görünümüyle, kristal parlaklığıyla aynen İstiklal savaşının ve sonra kurulan laik Türkiye’mizin heyecanını sanki bize hatırlatıyor. Diğer taraftan yaşlı, elleri titreyen, son günlerini yaşayan bu Gazi kahramanımız da laik cumhuriyetimizin son yıllarını, belki de günlerini anlatıyor sanki. Önce heyecan sonra hüzün yani bugün geldiğimiz yer.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin.
Lütfen adınızı giriniz